Sağlık

Semih Saygıner: Yaptığım şeylere ‘sihir’ diyorlar, ben de öyle olmadığını anlatmaya çalışıyorum

◊ Dünyada size verilen isimlerden hangisi daha çok hoşunuza gidiyor: “Mr. Magic” (Bay Sihir) mi, “The Turkish Prince” (Türk Prensi) mi?
– Çok takılmam bunlara. Açıkçası en çok Semih denmesi hoşuma gidiyor. “Mister Magic” teknik bir şeye denk geldiği için daha makul belki. Yaptığım şeylere sihir diyorlar, ben de öyle olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

◊ Abiniz size masa başı bir iş ararmış. Sonuçta dünyanın en masa başı işlerinden birini yapıyorsunuz. Kaderin cilvesi mi, abinizi yanlış mı anlamışsınız?
– (Gülüyor) Ben bunu espriyle anlatıyorum. Bir işim olsun istiyorlardı. Bilardo da neymiş? Benim başladığım dönemde böyle bir algısı yoktu Türkiye’de. Bilardo oynayana serseri gözüyle bakılırdı. Aileler iyi para kazanılan meslekleri istiyor. İyi ama o zaman kim heykeltıraş olacak bu memlekette? Ben de bunu ti’ye alıyorum. Evet, en masa başı iş bizimki.

◊ Diğer bütün sporcuların yanında bilardocuların papyona, smokine düşkünlük gibi bir “007” halleri var. Bilardo mu böyle yapıyor, yoksa salon insanları mı bilardoyu seçiyor?
– Avrupa’da ilk başta kılık kıyafet bir kod oluyor. Hatta ceketle oynanırmış. Salon insanlarının, aristokratların sporu gibi bir algı varmış. Sportif kıyafetlerle oynuyoruz artık ama başlangıcı böyle.

E GELİŞ KARDEŞİM!

◊ Belçika’da katıldığınız ilk uluslararası yarışmadan dönüşte kendinizi yabancı dil ve başka birçok konuda geliştirmeye vermişsiniz. Ne yaşamıştınız: Eksiklik mi, hırs mı?
– 1988… Tabii ki eksiklik hissettim. Diğer oyuncularla iletişim kuramadım. “Benim kendimi geliştirmem gerek” dedim. Dil öğrenme meselem benim özel olmamdan değil, çalışkan olmamdan kaynaklanıyor. Hayatta mutlu olabilmem için böyle gerekiyor. Kişisel gelişime çok önem verdim. Adı üstünde: Kişisel. E geliş kardeşim! Ama kimseye de havasını satma.

◊ Anne-babanızı bir trafik kazasında kaybetmenizle bilardoya başlamanız aynı yıllara denk geliyor. Adapazarı’nda dayınızın bilardocusunda sabahlarmışsınız. Hayatınız bir film olsa, dram-macera mı olurdu, romantik-komedi mi?
– Evet, bilardo kazadan sonraki yıllarda girdi hayatıma. Okulu bırakmam falan… O zamanki psikolojim de doğru bir psikoloji değilmiş. Sabahladığım yerler vardı ama “dayının bilardocusu” bir şehir efsanesi. Bizim ailede bilardoyla ilgilenen hiç kimse yok. Babam terziydi, annem de ev hanımı… Bir şeyi ille de dram ya da komedi yapmak gerekmiyor. Yaşadığım dramatik şeylere rağmen gülmeyi ve güldürmeyi becerdim. Bir tarafından bakarsanız romantik de aynı zamanda. Enteresan bir film olurdu, orası kesin.

Semih Saygıner: Yaptığım şeylere ‘sihir’ diyorlar, ben de öyle olmadığını anlatmaya çalışıyorum

◊ “Bir daha dünya şampiyonu olmadan ölmem” diyordunuz, sözünüzü tuttunuz. Şimdi 57 yaşında yeniden söz vermek… Daha mı kolay, daha mı zor?
– Bu söz aslında benim azmimi ve inatçılığımı anlatıyor. Vazgeçmediğimi anlatmak içindi. Ha bu yaştan sonra tekrar verir misiniz diye soruyorsunuz, veririm tabii. Ben çalışmaya devam ediyorum.

◊ TedX konuşmanızda “Ben hep bir şeylere rağmen başardım” dediniz. Bilardoya 7 yıl ara verdiniz. Yorgunluk muydu, küskünlük mü?
– Dışarıdan ve içeriden, içeriden derken insanın kendi içinden yani, başarısız olmanız için engeller olacak. Onları anlatmıştım. Cesaret, başarısız olmayı göze alabilmektir. Bir çık bakalım yola. Başlamıyoruz zaten, mesele o. 7.5 yıllık ara da kötü bir ilişki yaşamak gibiydi. Size zarar veren bir ilişki… Ben ayrıldım. Bu. O kişilerle bir arada olup kendimi geriye götürmektense başka alanlarda var oldum. Küskünlük, bezginlik değil. Deneyip “Ya bu kişilerle olmuyor” kararı. Sonuna kadar arkasındayım kararımın. Ne çıkarınız olursa olsun, size zarar verecek ilişkilerden kaçının.

◊ Pike mi, çektirme mi?
– İkisi de lazım. Mecburen. Sevmek açısından soruyorsan, ben pikeciyim. Başarı oranım çok yüksek.

◊ Hollanda, Portekiz gibi ülkelerde profesyonel oyunculuk yaptınız. Türk seyircisi mi, Avrupalı seyirci mi?
– İkisinin de farklılıkları var tabii ama ayırmak bana çok doğru gelmiyor. Hiçbir ayrımcılık bana doğru gelmiyor.

◊ 2011’de “Gizli Aşk” adında albüm çıkardınız. E dizi oyunculuğu ve stand-up’lar var… Nedir bu: Çok yönlülük mü, beğenilme arzusu mu?
– Şarkı yarışmasına girdim, albüm çıkardım. Bilardodan uzaklaşma dönemimdeydim, böyle bir şeye ihtiyacım vardı. Hikâyelerimi de anlatıyorum, içinde komik unsurlar da var ama tam olarak stand-up değil. Dizide de oynadım. Bütün bunların yansıması olarak ciddi bir konuşmacı olmaya başladım. Beğenilme arzusu değil. 57 yaşındayım ama gencim. Fiziki bir şey değil bu gençlik. Çok seviyorum yaptığım şeyleri. Özellikle konuşmacılık kısmını.

GÜNDELİK HALLER

“Kahverengi ceketli bendim”
◊ Evdeki halinizi hangi üçlü daha iyi tanımlar: Telefon-YouTube-sosyal medya mı, pijama-terlik-televizyon mu?
– Kesinlikle pijama-terlik-televizyon. Budur yani.

◊ Az tanıdığınız birine… Telefon mu, mesaj atmak mı?
– Telefon açmaya çekinmem. Ama mesaj atmayı tercih ederim. Daha doğru bence.

◊ Asla hatırlamadığınız biri size çok samimi davranıyor. Yekten hatırlamadığınızı mı söylersiniz, kim olduğunu mu anlamaya çalışırsınız?
– Kim olduğunu anlamaya çalışırım. Ki başıma da geliyor. Anekdot çok. 20 sene evvel 2 bin kişinin izlediği gösteride “Öndeki kahverengi ceketli bendim, hatırladın mı?” diye soran var.

ÖZEL MESELELER

Aşkta alıcı kuşum
◊ Hangisi daha kötü senaryo: Kimselere âşık olamamak mı, her aşkınızın kötü bitmesi mi?
– Hiç âşık olamamak en berbat senaryo. Öbürü deniyor en azından.

◊ Aşkta alıcı kuş musunuz, çantada keklik mi?
– Kesinlikle alıcı kuşum.

◊ Hangisi daha çok iç gıcıklar: Göz kırpmak mı, göz kaçırmak mı?
– Yani… Göz kaçırmak olabilir belki.

◊ Yılın hangi dönemi daha romantik? İlkbahar-yaz mı, sonbahar-kış mı?
– Sonbahar-kış.

◊ Hangisini tercih edersiniz: Tek başınıza ağlamak mı, birinin omzunda ağlamak mı?
– Tek başıma ağlamak isterdim. Adamı niye dertlendireyim?

◊ Aşkın karşıtı: Nefret mi, kayıtsızlık mı?
– Kayıtsızlık tabii ki. Ülkemizde uç yaşadığımız için maalesef bizde böyle. Ama benim nefret gibi bir duygum yok. İş alanı da aynı. O zamanki federasyon başkanından nefret etmiyorum. Bana boşluk yaratıp yeni meslek kazandırdığı için teşekkür ediyorum.

HİÇ DÜŞÜNMEDEN HIZLI HIZLI…

◊ Güneş mi, ay mı?
– Güneş.

◊ Gündoğumu mu, günbatımı mı?
– Günbatımı.

◊ Rakı-balık-Ayvalık mı, kebap-şalgam-Adana mı?
– Ayvalık.

◊ Bodrum mu, Çeşme mi?
– Bodrum.

◊ Tavla mı, satranç mı?
– Satranç.

◊ Biraz yoldan çıkmak istediniz: Mantı mı, iskender mi?
– İskender.

KÜÇÜK KEYİFLER

Kırmızı et yemem lazım

◊ Bir daha sosyal medya kullanmamak mı, bir daha asla film izlememek mi?
– İlle de vazgeçmem gerekiyorsa sosyal medyadan vazgeçeyim.

◊ Tren yolculuğu mu, gemi mi?
– Tren tabii daha hoş, gittiğiniz coğrafyayı görmek anlamında. Daha eğlenceli. Ama ikisi de güzel. Olur.

◊ Deniz-kum-güneş mi, orman-ağaç-temiz hava mı?
– Yerine göre ikisi de. Şu an orman-ağaç-temiz hava mesela.

◊ Kedi mi, köpek mi?
– İkisini de severim ama köpeğimiz var.

◊ İstanbul’un… Anadolu yakası mı, Avrupa yakası mı?
– Kesinlikle Avrupa yakası. Tarihi olarak da. Her açıdan çok hoş.

◊ Twitter mı, Instagram mı?
– İkisini de çok kullandığım söylenemez. Bu ara Instagram’ı daha yoğun kullanıyorum.

◊ Birinden vazgeçmek zorunda kalsaydınız… Kırmızı et mi, deniz mahsulleri mi?
– Deniz mahsullerinden vazgeçerdim. Kırmızı et yemem lazım yani.

POPÜLER ŞEYLER

Soru geldi diye…

◊ Cem Karaca mı, Barış Manço mu?

Semih Saygıner: Yaptığım şeylere ‘sihir’ diyorlar, ben de öyle olmadığını anlatmaya çalışıyorum

– Cem Karaca.

◊ Nâzım Hikmet mi, Orhan Veli mi?
– Orhan Veli.

◊ Türkan Şoray mı, Filiz Akın mı?
– Türkan Şoray. Tabii ki.

◊ Tarık Akan mı, Ediz Hun mu?
– Tarık Akan.

◊ Hangisiyle komşu olmak isterdiniz: Marilyn Monroe mu, Brigitte Bardot mu?
– (Gülüyor) Yani benim öyle bir arzum yok da… Soru geldi diye söylüyorum: Brigitte Bardot tabii.

HAYAT BİLGİSİ

Bazı renkleri görmesem de olur

◊ Zaman makinesi icat ettiniz, nereye giderdiniz: Geçmişe mi, geleceğe mi?
– Kesinlikle geçmişe. İnsanlık nasıl gelişti? Bir şeyi yiyip ölen adamı merak ediyorum mesela. Yemiş, ölmüş. Demişler ki “Bunu yemeyin, ölürsünüz”… (Gülüyor) Çok enteresan geliyor bana geçmiş.

◊ Renk körü olmak mı, tat duyusunu yitirmek mi?
– Renk körü olmak. Bazı renkleri görmesem de olur.

◊ Hangisi daha avantajlı: Zengin ve çirkin doğmak mı, fakir ve güzel mi?
– Böyle bir gerçeklik var ama insanları güzel ve çirkin diye ayırmamak lazım. Zengin olmak önemli mi, onu da bilmiyorum. Hayatın sunduklarının arasından sıyrılabilenler kazanıyor.

 

 

hurriyet.com.tr

Related Articles

Bir cavab yazın

Sizin e-poçt ünvanınız dərc edilməyəcəkdir.

Back to top button