Sağlık

Mutsuz annelerin çocukları… | Dr. Gülseren Budayıcıoğlu

Doğduğumuz gün öğrenmeye ve tatmaya başladığımız olumlu, olumsuz bütün duyguları, tıpkı memelerinden emdiğimiz süt gibi, annelerimizin ruhundan adeta emeriz. Yeni doğmuş, annesinin kucağında oturan bir çocuğa bakın, ona bir şeyler söyleyin, el çırpın, gürültü yapın, korkutun, bakın bakalım ne oluyor. O çocuk size nasıl tepki vereceğine -ağlasın mı gülsün mü, korksun mu korkmasın mı- annesinin yüzüne bakarak karar verir. Anne gülüyorsa o da güler, anne korkmuşsa o da korkar.

Anne huzurluysa, keyifliyse, gülüyorsa, kaşları çatık değilse çocukların ihtiyaçları da giderildiyse o çocuklar huzurlu çocuklardır. Çocukların yaşadığı evde kavga gürültü yoksa insanlar o evde alçak sesle konuşuyorlarsa o çocuklar da sessiz ve sakindir.

Anne eğer çocuğuyla yeterince ilgilenmiyor, onun bedensel ihtiyaçlarını karşılasa bile duygusal olarak aç bırakıyorsa o çocuklar annenin eteğinden ayrılmaz. Hatta “Aman sormayın, bu çocuk da iyice bana düştü, eteğimden ayrılmıyor, banyoya bile giremiyorum” diyorsa bir anne, o çocuk huzursuzdur, aradığı güven duygusunu anneden bir türlü alamamıştır. Anne çocuktan sıkıldıkça, onu ittikçe, kendinden uzaklaştırmaya çalıştıkça, o çocuk anneye zamk gibi yapışır.

Annelerinin çocuklarından beklentileri de çok önemlidir, öyle önemlidir ki, çocuk eğer gelecekte annesinin beklentilerini karşılayamazsa kendini hep eksik ve başarısız hisseder. Bu anneler genelde kendi hayallerini gerçekleştirememiş, hayatta aradığını bulamamış, mutsuz annelerdir.

O anneleri de mutsuz eden, bağrına basmayan, duygusal ihtiyaçlarını doyurmayan anneanneler, nineler, daha büyük nineler vardır. Yani bu zincir uzar, gider. Tabii bir de o annelerin eşleri, yani babalar vardır. Eşini mutlu etmek bir yana, perişan eden babalar. O babalar eşleriyle birlikte çocuklarını da perişan ettiklerini bilmezler mi acaba?


BİZLER KÖTÜ EVLATLAR MIYIZ

Şimdi sizlerle annesinin beklentilerini ne yaparsa yapsın karşılayamamış bir gençten gelen mektubu paylaşacağım:

Sevgili Gülseren Hanım;

Annemle babam biz henüz çok küçükken ayrıldı. Annem, babamın akrabalarıyla bir türlü düzen tutturamadı, oysa pek sık görüşmezdik zaten onlarla. Babam ayrılmayalım diye çok uğraştı ama olmadı. Biz abimle beraber annemde kaldık. Sonradan, sanırım 2-3 yıl sonra babam tekrar evlendi ve bizimle ilişkisi iyice koptu. Aydan aya bize nafaka öderdi, o kadar.

‘BİR DE SİZ ÜZMEYİN’

Bu süreçte annem hep çok mutsuzdu. Ne kendi güldü, ne de bizi güldürdü. Zaten o kadar mutsuzdu ki, biz abimle çocukluğumuzdan beri her sorunumuzu, aman annem üzülmesin diye kendimiz halletmeye çalıştık çünkü annem kızardı bize ‘Zaten çok üzgünüm, bir de siz üzmeyin beni’ derdi.

Bu o kadar ağır bir sözmüş ki aslında nasıl bir yük bırakırmış çocukların omzuna yeni anlıyorum. Bizler annemiz üzülmesin diye açsak tokuz diyen, kıyafetimiz yoksa sorun değil, bana yetiyor diyen çocuklardık. Tek annemiz üzülmesin diye aç yattığımız, yırtık önlükle okula gittiğimiz, arkadaşlarımız şeker alıp yerken bizim onlara uzaktan baktığımız çok olmuştur.

YETER Kİ YÜZÜ GÜLSÜN

Eğer beraber çarşıya alışverişe gittiysek biz değil de anneme bir şeyler alınsın, yeter ki biraz yüzü gülsün derdik. Harçlık istemez, annem yatıyorsa peynir ekmekle idare eder, eve gelirken acaba annem yine ağlıyor mu diye korkarak gelirdik.

Annem hep “Biz bir aileyiz, her zorluğu birlikte yenmeliyiz, onun için de birbirimize kenetlenmeliyiz” derdi. Biz abimle o sözü öyle bir yazmışız ki beynimize, bir kenetlendik, pir kenetlendik. Hâlâ ikimiz de bekârız. Hayatımıza kimseleri alamadık. İnanın buralara gelene kadar, hayatla dişimizle tırnağımızla mücadele ettik. İkimiz de çok çalıştık, ailemize yük olmayalım diye üniversitede devletten burs aldık, derken çok şükür işsiz kalmadık. İkimizin de severek çalıştığımız işimiz oldu.

Mutsuz annelerin çocukları...

‘TEMBELDİK, AKILSIZDIK’

Ancak ne yaparsak yapalım, anneme bunların hiçbiri yetmedi. Önce, “Çalıştınız da ne oldu, hâlâ bir eviniz bile yok” dedi. Sonra buna bir de araba eklendi. Herkesin çocukları nerelere gelmişti, biz hâlâ bir aile bile kuramamıştık. Tembeldik, akılsızdık… Öyle tek işle olacak işler değildi bunlar. Gerekirse kendimize ikinci bir iş bulmalıydık. Ben size daha bu kadarını yazıyorum, söyleyecek çok şey var da, sizin kıymetli zamanınızı almak istemiyorum. Hep ama hep suçladı bizi. Ne yaparsak yapalım, kendimizi anneme bir türlü beğendiremedik.

Ama biz bir gün olsun annemize dönüp de “Evde oturup ağlayacağına, sen de kendine bir iş bul da çalış” demedik. Bunları söylemek aklımızdan bile geçmedi zaten.

30 yaşıma geldim, hâlâ annem çocukmuşum gibi tepemden ayrılmıyor. Her şeyimi sorun edip surat asıyor. Bunlar olmasın diye çocukluğumdan beri sorunlarımı kendim halletmekten çok yoruldum. Çocukluğum diyorum ama gerçekten ben ve abim çocuk olabildik mi, bunu bilmiyorum.

Annemin benim sorunuma benden büyük tepkiler göstermesini, bir şey olsa benden çok korkmasını, üzülmesini kaldıramıyorum artık. Çocukluğumdan beri en büyük hayalim kendime ait bir evim olsundu. Kapıları kapatıp özgürlüğü doya doya orada yaşamak isterdim. Geldin diyen yok, gittin diyen yok, her bahaneyle surat asan yok, ama olmadı.

‘YALNIZ KALMAK İSTEMİYOR’

Son bir senedir annemde yalnız kalamama korkusu başladı. Bu yaşımda iş dışında asla evden çıkamıyorum. İş yemeklerinde dahi arayıp hemen eve geliyorsun diyor. Ona derdimi bir türlü anlatamıyorum. Zaten öyle gezip tozmaya pek meraklı değilim, biraz da bu yüzden evde kalacağım galiba. Hem aile kurun bir an önce diyor, hem de peşimizi bırakmıyor. Gelmezsek kıyameti koparıyor, siz ne biçim evlatsınız, ben sizi tek başıma yetiştirene kadar neler çektim, evde hasta anneniz var, siz bana doğru dürüst şefkat bile göstermiyorsunuz diyor. Sanki o şefkati biz annemizden gördük de…

Anne sen hastasın. Seni hemen doktora götürelim, bak sen de hastayım diyorsun zaten” dediğimizde, bunu da kabul etmiyor. Bunun bir hastalık olduğunun farkında aslında ama iyi olmaya, bundan kurtulmaya da niyeti yok. “E, n’apalım yani, hep başında mı oturalım?” dediğimizde bize çok kızıyor. Bu sefer de ölsem de kurtulsam diye ağlamaya başlıyor. Yalnız kalmak istemiyor.

‘ÇÜRÜMÜŞ HİSSEDİYORUM’

Sonunda abim paçayı kurtardı, işi nedeniyle uzak bir yere taşındı ama ben öylece kaldım. Sonunda bende öfke nöbetleri başladı. Tedavi olmayan kişiler, annem gibi insanlar yanındakini daha beter hasta ediyor. Bunun da farkındayım.

Bu sinir anlarında kendimi tanıyamıyorum, her şeyi kırıp dökmek, parçalamak istiyorum. Kendimi çürümüş gibi hissediyorum. Sanki elim, kolum, bedenim, kalbim her yerim çürümüş. Bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor. Elim ayağım zangır zangır titriyor. Dayanamıyorum artık Gülseren Hanım, dayanamıyorum.

Bir yandan da hayatım için, özgürlüğüm için mücadele etmem gerekiyor. Onu da biliyorum. Sizden cevabını almak istediğim en önemli soru da şu:

Sizce her şey normal de ben kötü bir evlat mıyım?

Saygılarımla sevgili hocam… Pınar.

KENDİNİZLE NE KADAR GURUR DUYSANIZ AZ

Sevgili okuyucularım,

Pınar’ın yaşadığı bu sorunu Türkiyemizde pek çok çocuk ve genç yaşıyor. Anneler iyi niyetle de olsa “Ben hayatımı sizler için feda ettim, ben sizlerle ayaktayım yoksa çoktan ölür giderdim, siz benim yaşama sebebimsiniz” ya da “Zaten yorgunum, üzgünüm, bir de siz üzmeyin beni” gibi sözlerle aslında çocuklarının sırtına taşıyamayacakları kadar ağır yükler yüklüyorlar. Zamanla o evlerde roller değişiyor. Çocuklar anne oluyor, anneler de çocuk.

MUTSUZ KADINLAR

Zaman, ne anneleri büyütüyor, ne de çocuklara çocukluklarını yaşatıyor. Böylece çocukların bir annenin evladı olma, çocuk olma, hayatın içinde en çok ihtiyaç duydukları güven duygusunu yaşama şansları da ellerinden alınmış oluyor. O anneler de gelişemiyor, güçlenemiyor, köreliyor ve kısır kalıyor. Çocuklarına bağımlı, hayat mücadelesini çoktan unutmuş, gücü sadece çocuklarından alan, onlar yuvadan uçmaya kalktığında bundan çok korkan, bencil, mutsuz kadınlara dönüşüyor.

HAYAT ÇALIŞANA BONKÖR

Biz insanlar kendimiz için bir şeyler yapmaz, kendimizin ve çocuklarımızın sorumluluğunu almaz, sırtımızı birilerine dayayarak rahat edeceğimizi umar, hayata teslim olursak hayat bize inanın hiçbir şey vermez. Hayat çalışana, mücadele edene, korkularına teslim olmayana, her sefer yenilse de yine ayağa kalkıp kaldığı yerden mücadeleye devam edenlere bonkördür.

Bu durum sadece biz insanlar için değil, bütün canlılar için geçerlidir. Zayıfı hiç sevmez hayat ama zayıf olduğunu bilip güçlenmeye çalışanı, umudunu kesmeyeni, hayata tutunmak için çırpınanı çok sever. Bütün kapıları böylelerine birer birer açıverir.

PEŞİNE DÜŞECEKSİNİZ

Mutluluğa gelince; mutluluk aranmadan bulunmaz. Siz onun peşine düşecek, onu bucak bucak, her yerde arayacaksınız ki bulabilesiniz. Öyle oturduğumuz yerden mutluluk bize gelmez. Dünya adlı bu gezegende her birimizi mutlu ya da mutsuz edecek öyle çok şey var ki… Mutlu olmanın da bahanesi çok, mutsuz olmanın da…

Sevgili Pınar,

Hani bana sormuşsun ya, “Ben kötü bir evlat mıyım?” diye… Sen harika bir evlatsın. Abin de öyle. Sizin gibi çocuklar dostlar başına.

Babanız belli ki pek hayatınızda yok. Anneniz ise mutsuz bir kadın. Babanızdan da ayrılınca yalnızlık zor gelmiş. Mutsuzluk tıpkı virüs gibi bulaşıcıdır. Mutsuz, hep üzgün, sık sık ağlayan bir anneyle büyümek hepimiz için büyük bir şanssızlık. Ancak her şeye rağmen sen ve abin kendi ayaklarınız üzerinde durabilmek, hayatla çocuk yaşınızdan itibaren tek başınıza mücadele etmek, bir an önce okuyup iş-güç sahibi olmak için elinizden geleni yapmışsınız.

Çok başarılı olduğunuzu bir de benden duyun istedim çünkü size bunu hiç söyleyen olmamış. Bence, kendinizle ne kadar gurur duysanız az.

ÖNCELİK HEP SİZ OLUN

Ancak artık bunun tadını çıkarma zamanı… Benim danışanlarıma en sık önerim hep şu olmuştur; iyi insan olun, eşinizden, çevrenizden, yakınlarınızdan hele anne babanızdan, arkadaşlarınızdan, çoluk çocuğunuzdan ilgiyi, sevgiyi, şefkati ve merhameti hiç esirgemeyin. Ancak hayatınızdaki önceliği asla kimseye vermeyin. Önceliğiniz hep siz olun. Yetişkin bireyler olduğumuzda bizim sahibimiz hep biz olmalıyız. Doğa, bizleri çocukken anne babalarımıza, sonra da kendimize emanet eder. Bu emanete hıyanet edenleri de affetmez.

EMPATİ YAPAMAZLAR

Mutsuz birini siz ne yaparsanız yapın mutlu edemezsiniz. Sadece onun mutsuzluğuna ortak olursunuz. Bütün mutsuz insanlarda durum hep böyledir. Mutlu, enerjik, yaşam sevinci olan, gezmek, eğlenmek, sosyalleşmek isteyen kişilere tahammül edemezler. Büyük ihtimalle bu yüzden yakınlarına her bahaneyle kızar ve suçlarlar. Ancak bütün bunları kötü niyetle yapmazlar. Mutlu insanı anlayamaz, içlerinde hissedemez, onlarla empati yapamazlar.

Sevinmek, heyecanlanmak, bir şeyler yapmaktan zevk almak, bu mutsuzlukla mücadele etmek gibi bir hevesleri yoktur. İçlerinden bunu bilirler. Mutsuzlukla mücadele etmek emek ister. Annenizin sanırım mücadele etmeye ne gücü ne de niyeti var. En iyisi sen ne anneni yalnız bırak, ne de kendini yalnızlığa mahkûm et.

‘SEN YALNIZ MI KALDIN’

Yıllar önce bir albay, eşini getirirdi bana. Eşi evde yalnız kalmaktan çok korkuyor, işyerinde eşine huzur vermiyordu. Birkaç kez birlikte gelip gittiler bana, sonra aniden kayboldular. Merak edip aradım, ne oldu diye. Albay aniden kalp krizinden vefat etmiş. “Sen yalnız mı kaldın?” dedim, mecburen dedi.

Babam öldüğünde annem bankaya gitmeyi bile bilmezdi çünkü ev dışındaki her şeyi babam yapardı. Annem önceleri çok korktu, yapamam sandı ama sonra yavaş yavaş her şeyi öğrendi ama biz çocuklar babamın yaptığı her şeyi yapıverseydik, annem o evde yapayalnız kalır, ömür boyu kendini eve kapatır ve çok mutsuz olurdu. Babamdan sonra annem özgür, sağlıklı, cesur ve çok sosyal bir kadın olarak tam 43 yıl yaşadı.

BİZ YORULMALIYIZ…

Sabah kalktığımızda yaşamak için hepimizin bir amaca, bazı sorumluluklara, yapılacak işlere öyle ihtiyacımız var ki… Akşama kadar o işler bitmeli, biz yorulmalıyız ki gece yatağa girmenin tadı olsun.

Annenizin eli ayağı değil, dostu, arkadaşı, onu çok seven evlatları olun artık. Annenize göstereceğiniz sevgi ve şefkat hem ona hem de size ilaç gibi gelecek.

Haftaya görüşmek üzere, hoşça kalın, sevgiyle kalın.

hurriyet.com.tr

Related Articles

Bir cavab yazın

Sizin e-poçt ünvanınız dərc edilməyəcəkdir.

Back to top button