Sağlık

Gülseren Budayıcıoğlu: ‘Hayallerim gerçek oldu’

Bizleri çok ağlattı Gülseren Budayıcıoğlu! Kimimizi kitaplarıyla, kimimizi kitaplarından uyarlanan dizilerle… Özellikle ‘Kırmızı Oda’nın her bir bölümündeki her bir karakterin hikâyesi yüreklerimizi dağladı. Dağladı dağlamasına ama bir yandan da düşündürdü; “Evet ya,benzer şeyler yaşadım, yalnız değilmişim” dedi bazılarımız. Ancak bazı meslektaşları tarafından da çok eleştirildi Budayıcıoğlu. Biz de yeni kitabı ‘Hayatın Sesi’ vesilesiyle konuştuk ünlü psikiyatrla…

İlk kitabınızın yayımlandığı günden bu yana toplumda psikiyatriye bakış değişti mi sizce Gülseren Hanım? Eserlerinizin buna katkısı ne oranda oldu?
Bu soruyu çok sevdim Melisçim, çünkü ilk günden beri amacım buydu. Yıllar içinde insanlarımızı tanıdıkça her birimizin anlaşılmaya, onu anlayan birine içini dökmeye çok ihtiyacı olduğunu gördüm. Bizim insanımız hayatı boyunca çok acı çekmiş. Bununla yaşamayı sanki normalize etmişler ve suçu hep kendilerinde aramışlar. Öncelikli amacım, psikiyatrinin sadece ciddi ruhsal hastalığı olan kişilerin başvurduğu değil, aslında herkesi kendisiyle barıştırmayı hedefleyen, kişinin kendini yeniden keşfetmesini, farkındalık geliştirmesini sağlayan bir yer olduğunu anlatmaktı. Hepimizin iç dünyaları çok kararmış. Birilerinin bize “Dur, kendine gel. Sen sandığın kişi değilsin. Çok daha mutlu ve başarılı olabilirsin, uyan artık” demesine çok ihtiyacımız var. Buradan yola çıkarak yazdım kitapları. Okuyanlar, psikiyatr ve psikologlara giden kişilerde kendilerinden çok şey buldu. Onları anladılar. Türkiye psikiyatriyi keşfetti, poliklinikler doldu taştı. Hayallerim gerçek oldu çünkü ben artık her birini çok yakından tanıdığım için o insanların acı çekmesine dayanamıyorum.

‘Mutluluk bize yabancı!’

Bunca insan hikâyesi arasından sizi en derinden etkileyen, unutulmaz olan bir tanesi var mı?
Ben danışanlarımla kolay empati kurarım ancak en çok kendi hikâyemden etkilendim desem… Geçmişte hastalarımdan biri de bana doktorluk yaptı. Hatta bunu kitaplarımda da ‘Yozgatlı Teyze’ başlığıyla yazdım. Henüz Hacettepe’de asistandım. Babam aynı hastanede yatıyordu ve ölmek üzereydi. İlk kez ölümle yakından tanışacaktım ve üzüntüden adeta paniklemiştim. Öğlenüzeri yine poliklinikten çıkıp babamı görmeye gittim. İşe döndüğümde hasta olarak içeri yaşlıca bir hanım girdi. Beni görünce kendi derdini bıraktı; “Kızım ne oldu sana, benimki o kadar önemli değil, sen anlat önce” dedi. O gün o bana doktorluk yaptı. Bana sarıldı, benimle birlikte ağladı. Aileme anlatamadığımı ona anlattım. Zaten babam ertesi gün öldü ama ben artık daha dik durabiliyordum. Bizim ülkenin insanlarını biraz da bu yüzden çok seviyorum ya… Yine bu nedenle hastalarımıza ve danışanlarımıza hep böyle sıcak ve sevecen davranmamız gerektiğini düşünüyorum. Sevgi her zaman şifadır.

Eğer benden bir tavsiye istiyorsanız, çocuklarınıza küçük yaştan itibaren saygı gösterin.

“Hayat öyle huysuzdur ki, onunla geçinmenin tek yolu ona uyum sağlamaktır. Böyle huysuz bir hayatla mücadele etmek, iyi yaşayabilmek çok ciddi bir sanattır. Sadece bu mücadeleden vazgeçmeyenlerin güneşi parlar” diyorsunuz. Zor bir dönemden geçiyoruz. Her şeye rağmen mutluluğu nasıl yakalayabileceğiz?
Türkiye’de, son yıllarda başta depresyon ve kaygı bozuklukları olmak üzere, tüm ruhsal hastalıklarda büyük bir artış var. O anda kendimizi eğer kötü hissediyorsak, sanki karşımızda bizi dinleyen biri varmış gibi kendimizi kendimize anlatalım. İnsanların duygularını kelimelere döküp ifade etmesi, onlarla başa çıkmada çok etkilidir. Duygularımız üzerinde ancak düşüncelerimizi değiştirerek etkili olabiliriz. Yakın çevremizdekilerle, dostlarımız-
la da bu duygularımızı paylaşabiliriz. Bizler mutsuzluğa, acıya, kedere, haksızlığa ve aşağılanmaya alışkınız. Mutluluksa bizlere yabancı… Onu görsek bile tanımıyor ve uzaklaşıyoruz. Sanki ülkece mutluluğu tanıma ve onu her yerde arama konusunda yeniden eğitilmeliyiz gibi geliyor bana. Sadece bu cümleyi zihinlerimize yazsak, gayret göstersek bile, bunların bize iyi geleceğini umut ediyorum.

Hastalarınızın hikâyelerini paylaştığınız için ve ‘Kırmızı Oda’da sizi canlandıran karakterin hastalarıyla ilişki kurma şekli nedeniyle eleştirdiniz. O eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanırım ne yapmaya çalıştığımı önce pek anlamadı meslektaşlarım. Oysa bu kitaplar ve dizilerden sonra onlara başvurular hızla arttı. Bir de ‘Kırmızı Oda’daki doktor hanımın hastalarına gösterdiği dostça tavır meslektaşlarımı rahatsız etti. Her biri onlara gidenlerin de böyle bir tavır beklediklerinden şikâyet etti.

İnsanlar sizin yaşamınızı da çok merak ediyor. Psikiyatri bilimiyle ilgilenmenizin mutlu olmayı öğrenmenize katkısı oldu mu?
Bugün kolay mutlu olabilen biriysem, bunu içine doğduğum evdeki huzura ve mutluluğa borçluyum. Annem ve babam çok küçük şeylerden mutlu olabilen insanlardı; bunları görerek, yaşayarak öğrendik. Annem de benim gibi kahve tiryakisiydi. İşi bitince camın önüne geçer, günlerden pazarsa “Hadi Hasan, gel de camın önünde kahve keyfi yapalım” diye babama seslenirdi. Düşünebiliyor musunuz, o anda mutlu olmanın tek nedeni içilen bir fincan kahve, sonra da kahveyi bahane edip yapılan muhabbetti. Bayramlar, sahurda yenen pişiler, sinemaya giderken yaşanan heyecanlar… Bizler için hepsi mutluluk kaynağıydı. Gördüğünüz gibi mutluluk, olaylara bakış açınızla ilgili.

‘Bize saygı göstermezdi’

O evde hiç acı çekmediniz mi?
Böyle bir şey mümkün mü? Ailelerimiz bilerek ya da bilmeyerek çocukken bizleri yaralıyorlar. O yaralar bazen bizleri vezir eder ama bazen de her birimiz o yaraların bizi götürdüğü yere gideriz. Psikiyatriyi çok bilerek seçmedim ama mesleğimle çok kolay bütünleştim. Kolay mutlu olabilen, insanlara tutku derecesinde hayranlık duyan biri olarak hep çok severek çalıştım.
Çocuk yetiştirme konusunda neler tavsiye edersiniz?
Sürekli nasihat eden annelerden olmadım çünkü çocuklar bundan etkilenmez. Ben iyiyi ve güzeli göstermeye, yaşatmaya çalıştım. Bir kızım, bir de oğlum var. İkisi birbirine ne fizik olarak ne de karakter olarak benzer. Onları hep kendi kimlikleriyle kabul ettim ve onayladım. Değiştirmeye çalışmadım. Elimi üzerlerinden hiç çekmedim ama sıkboğaz da etmedim. Onlar da aynısını yaptı. Her şeyden önemlisi, doğdukları günden itibaren onlara saygı gösterdim. Annem bizi çok sever ama saygı göstermezdi. Babamsa bize inanılmaz saygı gösterirdi. Yani ben saygı görmemenin acısını, saygı görmenin sevincini bir arada yaşadım ve önemini çok iyi öğrendim. Benden bir tavsiye istiyorsanız, çocuklarınıza küçük yaştan itibaren saygı gösterin. Haklarına, isteklerine, yaşam tarzlarına gösterilen saygı çocukları sanıldığından çok daha güzel etkiler.

‘Bizim insanımız tepkisiz terapistlerden vazgeçiyor’

Eğer amacımız hastalarımıza şifa dağıtabilmekse bizim insanımızın ihtiyaçlarına cevap verebilmeli ve bu bilim dalını ülkemize adapte edebilmeliyiz. Özellikle genç doktor ve psikologların kendilerini eğitmeleri gerektiğini düşünüyorum. Batı’daki gibi, karşılarında hiç tepki vermeden oturan terapistlerden çabuk vazgeçiyor insanlarımız. Üstelik bu kişiler psikiyatriye olan inançlarını kaybediyor.

‘Biz değişirsek dünya değişir’

‘Kader motifi’nden, acı tiryakiliğinden söz ediyorsunuz. Bu kısırdöngüden kurtulmanın yolu nedir sizce?
Kader motifi çok kısaca çocukken zihnimize kaydedilen doğru-yanlışlar, yaşam şekilleri, mutluluk ya da mutsuzluk olarak kodlanan duygular, beklentiler ya da beklenmeyenlerdir. Çocuklukta kodlanan zihinler sonraki hayatlarında da bunlarla yaşamanın bir yolunu bulur ve buna kader derler.
Kader deyince, bunun içinde asla değiştiremeyeceğimiz pek çok şey vardır. Ben hiçbir şeyi olmasa da kendimizi değiştirebileceğimize inanıyorum. Biz değişirsek dünya değişir zaten. Herkes biz kimsek, ona göre hareket eder.

‘Kırmızı Oda’ dizisinde Gülseren Budayıcıoğlu’nu Binnur Kaya (altta sağda) oynadı. Meslektaşları hastalarına sarılmasını eleştirdi.

Gülseren  Budayıcıoğlu: ‘Hayallerim  gerçek oldu’

Budayıcıoğlu eserlerinden uyarlanan dizilerle ilgili “Meslektaşlarım başta ne yapmaya çalıştığımı anlamadılar. Oysa bu kitaplar ve dizilerden sonra onlara başvurular hızla arttı” diyor.

Gülseren  Budayıcıoğlu: ‘Hayallerim  gerçek oldu’


İkinci sezonu Kanal D’de devam eden ‘Camdaki Kız’ın başrolünde Burcu Biricik var.

‘Bütün hikâyelerimde yolun sonu çocuklukta yaşananlara çıkıyor’

Toplumda aile içi şiddetin azalması için sizce en önemli çözüm nedir?
Ülkemizde aile içi şiddet çok yaygın ve aileler bunun çocuklar üzerindeki ağır etkisinin pek farkında değil. Özellikle anneler kendi dertlerinden bunları göremiyorlar. Bu evlerde çocuklar öncelikle şiddetle tanışıyor, sonra da duygusal ihmal yaşıyorlar. Her ikisi de yıkıcı etkiler yapıyor ve bunlar bir zincir şeklinde kuşaktan kuşağa geçiyor. Hiçbir anne-baba çocuklarının gelecekte mutsuz ve başarısız olmasını istemez ama böyle olmalarının en önemli nedeninin o evde,
o çocuklara yaşatılanlar olduğunu bilmezler. İşte benim kitaplarım ve dizilerim hep bu konuyu işliyor. Bu bağlantıyı tüm ülkeye göstermeye, anlatmaya çalışıyorum. Bütün hikâyelerimde yolun sonu çocuklukta yaşananlara çıkıyor. Bire bir yaşanan olaylar değilse bile, yaşanan duygular çocuklukta yaşananların
tıpa tıp aynısı. İşte o hikâyeler bunları tek tek örnekler
üzerinden gösteriyor. Yani önce bir matematik problemi soruyor, sonra da bunu seyirciler ya da okuyucularla birlikte çözüyoruz. Bu zinciri kıramazsak, sonraki kuşaklara böyle kötü bir miras bırakmış oluruz. Çocuklukları böyle evlerde geçen kadın ve erkekler bunları kendi çocuklarına da uyguluyor çünkü şiddet virüs gibidir, bulaşır.

Gülseren  Budayıcıoğlu: ‘Hayallerim  gerçek oldu’

‘Hayatın Sesi’ Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı.

Eşinden şiddet gören profesör var kitapta…

Şiddet virüsüyle çocukluğunda tanışmış kadınlarımıza dayak yemek, aşağılanmak profesör bile olsa yabancı gelmez. ‘Döver de sever de’ diye düşünürler. O erkeklere bağımlı olurlar. Yalnız kalmaktan, hayatla kendileri mücadele etmekten çekinirler, hep başlarında onları yerine göre döven, yerine göre de seven, koruyup kollayan biri olsun isterler. Buna isyan etmeyi
ya da şiddetten kaçmayı bilmez, düşünmezler çünkü şiddete alışkındırlar. Genç kızlarımız baskı görerek büyür, kendi başlarına ayakta durmayı öğrenemeden evlenirler. Eşleriyle kurdukları düzen de tıpkı çocukken yaşadıkları eve benzer. Üstelik bunu hiç fark etmeden kendi elleriyle kurarlar. Evin bütün sorumluluğunu kadın üstlenir, eşini rahat ettirmeye çalışır, erkekler benzer evlerden geldikleri için onları koruyan bu düzene hemen adapte olur. Kadının ezildiği bu düzende zamanla sorunların olması da kaçınılmazdır zaten. Kadınlarımıza evlenmeden önce, onları evliliğe hazırlayan kurslar verilse keşke. Bunlar ülkemiz için öyle önemli ki, o evde dünyaya gelecek çocukların kaderi işte o düzen içinde yazılacak… Ve kadınlarımızın kendileriyle ilgili öğrendikleri yeni şeyler onlara ilaç gibi gelecek. Mutsuzluğa, şiddete, haksızlığa “Dur” diyen bir ilaç…

hurriyet.com.tr

Related Articles

Bir cavab yazın

Sizin e-poçt ünvanınız dərc edilməyəcəkdir. Gərəkli sahələr * ilə işarələnmişdir

Back to top button